The Remains of the Day | Günden Kalanlar | 1993 | Dram, Romantik
» The Remains of the Day (1993)
Directed by: James Ivory
Genre: Drama,Romance
Plot Outline: A butler who sacrificed body and soul to service in the years post World War II realizes too late how misguided his loyalty has been.
User Rating: 7.9/10 
(16,048 votes)
Runtime: 134 min
Awards: Nominated for 8 Oscars. Another 15 wins & 14 nominations
Cast (first 5): , , , Caroline Hunt, Peter Vaughan
IMDB: http://imdb.com/title/tt0107943/
Aşağıda ki yazı SPOLİER içermektedir…
Filme ilgili öncelikle kimlerin imdb linklerini versem bir türlü karar veremedim. Filmin yapımcıları olan Amerikalı James Ivory ve onun 40 yıldan fazla ortağı olan Hintli İsmail Merchant’dan mı (Ki Guinness Rekorlar kitabına bile girmişler) Yoksa filme kaynaklık eden roman ve onun yazarı olan Uzakdoğu kökenli İngiliz yazar Kazuo Ishiguro den mi bahsetsem.
» James Ivory
Date of Birth: 7 June 1928, Berkeley, California, USA
Mini Biography: The main part of his few movies were filmed in the quarter of a century…
Trivia: Earned his undergraduate degree from The University of Oregon in 1951…
Awards: Nominated for 3 Oscars.
Another
23 wins
&
19 nominations
Filmdeki oyuncu kadrosu da bu derece görkemli. 1992 yapımı olan…
Directed by: James Ivory
Genre: Drama
Plot Outline: A businessman thwarts his wife’s bequest of an estate to another woman.
User Rating: 7.3/10 
(7,891 votes)
Runtime: 140 min
Awards: Won 3 Oscars. Another 21 wins & 25 nominations
Cast (first 5): Vanessa Redgrave, Helena Bonham Carter, , Prunella Scales, Jo Kendall
IMDB: http://imdb.com/title/tt0104454/
Howards End filmi ile 3 Oscar kazanmış bu ekibin tekrar bir arada İngiliz Aristokrasisine sessiz ve derinden bir bakışını gözlemleyebileceğiniz bir film.
Baş Uşak James Stevens’ı Anthony Hopkins oynuyor.
Date of Birth: 31 December 1937, Margam, Port Talbot, West Glamorgan, Wales, UK
Mini Biography: Anthony Hopkins was born on 31st December 1937 in Margam, Wales. Influenced…
Trivia: Quit smoking cigarettes using the Allen Carr method.
Awards: Won Oscar.
Another
35 wins
&
29 nominations
Alternative Names: Sir Anthony Hopkins
Stevens’ın elini uzatmayıp kendini yalnızlığa mahkûm ettiği, açık sözlü ve ne isteğin bilen Baş Kâhya Kadını Emma Thompson…
Date of Birth: 15 April 1959, Paddington, London, England, UK
Mini Biography: Emma Thompson was born in London on April 15, 1959, into a family of actors…
Trivia: Turned down the Jodie Foster role in Anna and the King (1999).
Awards: Won 2 Oscars.
Another
35 wins
&
36 nominations
Filmin asıl kahramanı evin Baş Uşağı Mr. Stevens. Film boyunca hep da Stevens. Adını bir kaç kez güç bela laf arasında yabancılardan duyuyoruz. Tüm hayatını adadığı Darlington malikânesinde hep Mr. Stevens. Asla kişiliğine, düşüncelerine, sevgisine, mutluluğuna tanık olamıyoruz. Çelikten ağlarla çevresine öyle bir duvar örmüş ki bu ağları geçip içini görmek mümkün olmuyor. Emrinde olduğu Lord onurlu ve iyi biri. Ki bu da ona en büyük zararı veren huyları oluyor. Efendisi gibi olmayı şeref kabul eden kâhya Stevens da bu yüzden zaten koca bir ömrü harcayıp duruyor.

Kendisi hayata karşı ne kadar korkak ve mesafeliyse eve gelen Baş Kâhya kadın Miss Kenton hayata karşı o kadar tutkulu ve dürüst. Stevens tam anlamıyla tıpkı efendisi gibi Devekuşu. Hayata yaklaşımı başını kumlara gömmüş bir devekuşundan farksız. Babası öldüğünde ya da Miss Kenton ın resmen haykırırcasına ondan bir tepki umduğu zamanlarda bile hep işini öne sürüyor. Kulaklarını olanlara tıkayıp Malikâne için gerekenleri yapmaya devam ediyor. Hiç bir acısını dünya ile paylaşmıyor. Miss Kenton ile en çok yakınlaştığı an okuduğu kitabı ondan sakladığı an.
Miss Kenton odasına girdiğinde onu kitap okurken görüyor. Sakin bir gevezelikle ne okuduğunu soruyor. Cevap kitap oluyor. Kadın kitabı görmek istediğinde içeriği hakkında yorumlar bulunduğunda hemen saklanıyor. Geriliyor. Ellerinden zorla kitabı alan Kenton bir aşk romanı olduğunu gördüğünde, yani onunla ilgili ufacık bir bilgi kırıntısına ulaştığında araya hemen duvar örüyor. Kenton da sanki kitabı almaktan çok o an “Bana kendini aç, göster bana içini” der gibi. Hareketler, mimikler, o tutukluk ve basit bir kitabın arkasına gizlenmiş gerçekleri izlemek etkileyici.

Bu film zaten daha çok silik bir manzume gibi. Ana konu bir ev ve bu evin işleyişini bir Uşağın gözünden yıllara yayarak anlatıyor. Ama keskin çizgiler kullanmadan. Şoke edici ya da yıkıcı sahneler yok. Usulca anlatıyor. Öyle büyük hareketler büyük devinimler beklemeyin. Ama etkileyici. Hayata sırtını dönüp güvenli limanı olan Darlington malikânesine saklanmış Stevens ve gün gelip çıkagelen Kâhya Kadın Kenton ın sözüm ona evi idare ederken yaşananlar anlatılmış.
Yağlı boya resimler nasıl yapılır bilirsiniz değil mi. Önce alta bir kat boya çekilir. Sonra yavaş yavaş tablo kat kat boyanır. En son gördüğünüz şey aslından tablonun ilk hali, asıl hali değildir. Bitmiş şeklidir. Filmin başıda tablonun son halini gösteriyor. Bir Amerikalının sahibi olduğu evi, Mrs. Benn in yani eski adıyla Miss Kenton ın mektubu eşliğinde görmeye başlıyoruz. Sonunu en baştan anlatıyor. Film ilerledikçe işte bizde bu tablonun altındaki boyayı görüyoruz.
Stevens kendi yaşamını öldürür ve başkalarının mutluluğunu düşünürken olanlar aslında hayli ilginç. Malikânenin sahibi Lord Darlinghton’ın fazla iyi niyeti ve fazlasıyla etki altında kalan yapısı ile 2. dünya savaşına sebep verenlerden biri olması. Tamamen iyi niyetli davranmasına rağmen sebep olduğu acılar ve yaşamını yitiren milyonlar, sonuçta vatan haini olarak algılanması. Ve aslında bununla paralel ilerleyen bir aşk öyküsü. Her iki öyküde çok girift bir biçimde ilerliyor. Ne tamamen 2. Dünya savaşı ile ilgili bir film ne de aşk filmi. Tablonun altında o kadar belirsizler ki fazlasıyla dikkat etmek gerekiyor. Bence filmin güzel tarafı da buydu. Yani eğer baskın öğe aşk ya da savaşın detayları olsaydı film bu derece anlamlı olmazdı.
Film sadece olanları veriyor. İzleyici gerçektende sadece bir gözlemci ama o evdeki herhangi bir hizmetçiden farklı konumda değil. Stevens nasıl ki onlara gerçek hislerini asla göstermiyorsa itinayla izleyicilere de sunmuyor. Sürekli takip etmeniz ve sadece empati kurmanız şart. Her şeyin filmde aksi var. Örneğin Lordun aksi; Stevens, parası yok, hizmetkâr buna karşılık herkesin fikir birliğine varacağı bir şey var ki o da bir beyefendi olduğu. Efendisi nasıl gözlerini gerçeklere kapatırsa Stevens da o malikânede olanlara, dünyanın kaderini değiştirecek gerçeklere kayıtsız kalıyor. Çünkü kendini asla bir Beyefendi olarak görmüyor. O hep hizmetçi. Başkalarının mutluluğunu temin etmek tek arzusu ve sanıyor ki tek yükümlülüğü de bu.

Filmde bir tek an gerçek Stevens a tanık oluyoruz. Artık aradan uzun yıllar geçmiş. Lord ölmüş ve yaptığı hatalar yüzünden herkes ondan nefret ediyor. Stevens ın artık başka bir efendisi var. Ve Miss Kenton ın yanına gidiyor. Ona Malikânede eski pozisyonunu önerecek. Giderken eski hatasını tekrarlamamaya da kararlı. Lakin Kenton o daha bir şey teklif edemeden gelemeyeceğini, şehirden ayrılamayacağını söylüyor. Kızı hamile ve torunu ile kalmak istiyor. Günü beraber geçiriyorlar. Bir bankta otururken gelecekten bahseden Kenton a dönemiyor, gözleri dolu dolu. Çünkü uzun yıllar önce Kenton ona bir fırsat vermiş başka bir adamın ona evlenme teklif ettiğini ve bunu düşündüğünü söylemiş. Ama Stevens gene başını kumlara gömerek bunu anlamazlıktan gelip o anı, başka bir yaşama sırtını dönmüştü. Etkileyici ve üzücü bir sahne. Sonraki ayrılık sahneleri de öyle. Hazin bir ayrılık. Hiç bir zaman aşklarını dillendirmiyorlar. En ufak bir sevgi sözcüğü aralarında geçmiyor ama öylede keskin bir bağ var ki aralarında etkileyici.

Filmin son sahnesi sanki Stevens la alay eder gibi. Eve geri döndüğünde bacadan bir güvercin girdiğini görüyorlar. Kuşu ürkütmeden evden çıkarmaya çalışıyorlar. Kuş pencereden çıkıp gittikten sonra Stevens camı örtüyor. O evde yalnız bir halde kalmaya devam edecek. Stevens ın hep ayaklarının ucunda sessiz ama dikkatli sürekli tetikte, ürkek hali, eve dair her şeyi çok iyi bilmesine rağmen hayata karşı acemiliği, çekingenliği, o ürkek hali, kafesinden çıkmaya en sonunda Kenton ı kendi kafesine getirebilmek için çıkması ama sonunda yapayalnız yaşlı bir adam olarak geri dönüşü güzel işlenmiş. Oyuncular derin ve narin. Buna karşılık atmosfer, senaryonun incelikleri, derli toplu oluşu da ayrıca başarılı.
Bence izlenmeyi hak eden bir yapım ama herkese görede değil. Çoğu kişi sıkıcı bulacaktır. Geçmiş dönem İngiltere’si ve yaşamını ilginç buluyorsanız filmi izlemek külfetli gelmeyecektir.
Filme kaynaklık eden roman Türkçeyede çevrilmiş.

Daha önce Uzak Tepeler adlı romanıyla tanıttığımız Kazuo İşiguro, 1954′te Nagazaki’de doğmuş, daha sonra orada yaşayan ve İngilizce yazan bir yazar. 1989 yılında İngiltere’de Booker ödülünü kazanmış olan üçüncü romanı Günden Kalanlar konusu, daha önceki iki romanı gibi Japonya’da değil İngiltere’de geçiyor, iki dünya savaşı arasının İngiltere’sinde. Lord Darlington’ın malikanesinde, 1922 yılından başlayarak hiç aralıksız, neredeyse 35 yıl hizmet etmiş olan baş uşak Stevens’ın, malikanenin yeni Amerikalı sahiinin zorlamasyıla ve onun arabasıyla 1956 yılında çıktığı küçük bir gezi konu ediliyor. Stevens’ın hayatında ilk kez tatil yapmayı kabul edişinde, Darlington malikanesinin eski kahyası olan ve şimdi İngiltere’nin batı kıyısında bir yerde yaşayan Bayan Kenton’ı ziyaret etmek, onu belki de yeniden malikaneye dönmeye razı etmek istediği rol oynuyor. Altı gün süren bu yolculuk, Stevens için Lord Darlington’ın malikanesinde geçmiş 35 yıllık başuşaklık yaşamına bir dönüş yolcuulğa oluyor. Bilmeden ve istemdeden neye hizmet ettiğini, nasıl bir körlük içinde yaşdığını, ne türlü bir sevgiyi kaçırdığını bütün acılığı ve komikliğiyle görmesine yardım eden bir yolculuk.
Kaynak: Dp Forumları
If you enjoyed this post, please consider to leave a comment or subscribe to the feed and get future articles delivered to your feed reader.

Comments
Henüz yorum yapılmamış.
Yorum yapın